Yol boyunca hep yanımızdaydı Karadeniz

Yol boyunca hep yanımızdaydı Karadeniz

Yıllar önce bir rakı masasında “var mısınız Karadeniz’e, Kazım’ın memleketi Hopa’ya, hem de kıyıdan kıyıdan ve her biri en az 40 yaşında bu Vosvoslarla gitmeye” diye bir laf dolanınca, elini kaldıran on beş macera severden biri de bendim! Çok kısa süre sonra “haydeee!” diyerek koyulduk yola…

Bazı yazılar hiç bayatlamaz, hiç eskimez. Üstünden ne yollar, ne yıllar geçer ama bir gün karşınıza çıktığında yeniden okumaktan alıkoyamazsınız kendinizi. Geçtiğimiz hafta Kazım Koyuncu’nun ölüm yıldönümüydü. Kazım’ı seven, dinleyen, düşüncelerini benimseyen, duruşuna saygıyla bakan milyonların ülkesinde olduğumu biliyorum. Bundan birkaç yıl önce biz de klasik Volkswagenlerimizle Kazım’ın memleketine Hopa’ya doğru o yolculuğu yazmak istedim sizlere. Arşınladığımız patikaları, başımızdan geçenleri, uğradığımız Karadeniz kıyılarını ve hâlâ aklımıza geldiğinde tebessümle hatırladığımız o yolculuğu…

Karadeniz'e dört hava soğutmalı Volkswagen ile çıktık

Vosvoslarla tüm Karadeniz’i kat edip Sarp Sınır Kapısı’ndan öteye bir mendil sallamak için, Amasra’da, Sinop’ta, Hopa’da yapılan çevre katliamlarına az da olsa dikkat çekebilmek için, Barış’a, Kâzım’a “memleketinize geldik, nereyesunuz ula?” demek için gerçekleştirdiğimiz ve 12 gün süren bir geziydi bizimkisi. Onlarca anı, 3.300 kilometre, 15 vilayete değdirilmiş tekerlek izleri ve buna imza atan 15 macera sever insan. Aslında bu hikâye bir memleketin enine kat edilişinden daha fazlasını içeriyor…

Sabahın köründe, her yan güne varmadan yola çıktık. On iki günlüğüne ara vereceğimiz strese, trafiğe, sıkıntıya, dalavereye ve sıkılmışlığa el sallarken hınzırca, İzmit’e varmıştık bile. Teybimizde ise Kâzım çalıyordu; “Terk ediyorum bu kenti…”

Keraat vakti Amasra'nın tepeden görünüşü

PLAN MI? YOK ÖYLE BİRŞEY!

Sakarya’yı geçmiştik ki ufak arızalar yaşamaya başladık araçlarımızda. Sorunları kendimiz halledecektik bu gezi boyunca. Araçlarımız arıza yapsa da şaşırtıcı olan her seferinde ilerlemeye devam etmemizdi. İlk gün hedefimiz Safranbolu’ydu ve öğlen varmamız gerekiyordu ‘plana göre’. Ancak akşam saatlerinde varabildik. ‘15 saatte Safranbolu’ tümcesini ürettik bu gidiş sonrasında ve günlerce de dilimize dolayacaktık.

O yorgunlukla Safranbolu’ya vardığımızda plana ufaktan bir dokundurup yarım günlük gecikmeyi hemen sarkıttık. Gece yapılacak iki şey vardı. Tarihi Cinci Hamamı’na bir uğramak ve uyumak… Önce hamamın yolunu tuttuk. Hamam 1600’lü yıllarda inşa edilen ve içyapısı ile oldukça etkileyici tarihi bir hamam. Cinci Hoca lakaplı Kazasker Hüseyin Efendi tarafından yaptırıldığından dolayı Cinci Hamamı adını almış. Hamamda geçirdiğimiz zaman diliminde oldukça eğlendik, günün yorgunluğunu attık ve uykuya dalmak üzere konağa geri döndük.

Eğer Karadeniz'e kıyıdan gidiyorsanız, yeşile doyacaksınız demektir

YENİ BİR GÜNE UYANMANIN SAADETİ…

Safranbolu’da güne dinlenerek uyandık. Safranbolu’nun güzelliklerini görmek için yollara düştük. İlk durağımız Yemeniciler Arastası’ndaki Boncuk Kafe’ydi. Otantik bir mekânda, tavşankanı çaylarımızla, dışarıda yağmur çiselerken, masada ‘yok yokken’ leziz bir kahvaltı ettik. Bu kahvaltı hâlâ dillere pelesenk… Sonra arasta içinde alışveriş yaptık. Ardından Köprülü Mehmet Paşa Camisi avlusunda yer alan ve Cinci Hamamı gibi 1600’lü yıllarda yaptırılan, Osmanlı Dönemi’ndeki 95 tane güneş saatinden biri olan güneş saatini inceledik.

BARIŞ’IN MEMLEKETİNDEYİZ…

Öğleden sonra Amasra’ya doğru yola koyulduk. Barış Akarsu’nun memleketine bir merhaba deme niyetimiz vardı. Safranbolu–Amasra arası yaklaşık 100 kilometreden oluşan, asfalt ama tırmanma ve inişin oldukça bol olduğu bir yol. Dört hava soğutmalı Volkswagen sıra sıra dizilip Safranbolu’nun yüksek rakımından deniz seviyesine doğru yol aldık önce. Bartın’a az bir mesafe kala, tabelasında 59 model bir Vosvosun bulunduğu Uluyayla sapağında bir nefes aldık. Bozcaada’dan getirdiğimiz şaraplardan bir tanesini burada açtık ve afiyetle içtik. Yola devam ederken tablolara konu olacak güzellikteki ağaçların arasından geçiyorduk. Yolun iki tarafını tamamen kaplayan uzun ve heybetli ağaçl

Bartın içinden Amasra’ya varmak için marşa yeniden bastık. Amasra, deniz kıyısında yer alan bir yerleşim yeri fakat ulaşabilmek için bir dağı aşmak gerekiyordu. Biz de öyle yaptık. Amasra’ya vardığımızda her yanda Barış Akarsu posterleri vardı. Evlerin camında, reklam panolarında, parklarda, elektrik direklerinde… Bir de Barış Akarsu Kültür ve Sanat Festivali olduğu için daha bir hareketliydi Amasra. Kent içine girdiğimizde çevre gönüllüsü dostlarımızdan aldığımız “Termik Santrala Hayır” dövizlerini hemen araçlarımıza iliştirdik.

Burada kalış süremiz çok uzun olmadığından serbest zaman ilan ettik. Kimimiz Amasra Kalesi’ne çıkıp dürbünle Tavşan Adası’nı ve limanı gözlerken, kimimiz alışveriş yapmaya verdi kendini. Bir grup arkadaşla biz denize giren tayfadaydık. Bir grubumuz ise festival alanına gidip akşam yapılacak konser hazırlıklarını takip etti. Tüm grup parça parça buluşma noktasına gelirken çevre gönüllülerinin kurduğu standa uğrayıp biz de termik santral istemediğimizi belirtip ve imza kampanyasına katıldık. Sözcü ile uzun bir görüşme sonucunda mücadelenin oldukça başarılı geçtiğini, Amasra halkının direndiğini, asla termik santral istemediğini öğrendik. İstanbul’dan tüm gücümüzle destek olduğumuzu belirtip, ayrılmak üzere yola koyulduk.

Ayancık'ta taze taze barbun yememize vesile olan balıkçı amca

DAĞLARI AŞA AŞA…

Cide ile Ayancık arasını yedi saati aşkın bir sürede ancak alabildik. Doğanyurt, İnebolu, Abana üzerinden Ayancık’a ulaştık. Fakat ulaşıncaya kadar da Karadeniz’in en zorlu yolunu görmüş olduk. Sayısını unuttuğumuz dağlar, tepeler, patikalar aştık. Virajları bir bir geçtik. Yol kenarlarında durup kayısı, elma, erik ağaçlarından göz hakkımız olan meyveleri topladık. Ayancık’ı geçtikten hemen sonra Bahçeli’ye, oradan da deniz kıyısındaki müthiş Ağaçlı Köyü’ne girdik. Hemen gidip kamp yapıp yapamayacağımızı öğrendik. Ve kamp için hazırlıklara başladık.

Batı ve Orta Karadeniz’in en lezzetli balıklarından biri barbundur ve barbun bu mevsimde oldukça lezzetli olur. Kamp yapacağımız yere komşu bir evde yaşayan balıkçı bir amcayla tanıştık ve kendisinden bir kova barbun aldık, ayıkladık ve masamızın başköşesine koyduk. Akşam için çadırlarımız, masamız, mezelerimiz, sohbetimiz her şeyimiz hazırdı. Keyifli ve hâlâ konuştuğumuz bir gece yaşadık… Masa upuzun, gökyüzü yıldız dolu, sohbet alabildiğineydi Ayancık’ta…

Kıyı kıyı giderek bitirdiğimiz Karadeniz Gezisi’ne ait yazım tek sayfaya sığmadı. Baksanıza henüz Orta Karadeniz’e daha yeni gelebilmişken sayfamız bitti. Bizler Vivaldi ile Ayancık sabahına uyanmıştık o gün. Sizler de bizler gibi ‘The Four Seasons – Summer’i dinlerken önümüzdeki hafta Doğu Karadeniz’e doğru yol aldığımız hikâyemizi bekleyedurun…

Amasra'daki madenci heykeli

 

Safranbolu’nun tarihi yapıları

Safranbolu’nun neredeyse her yanını kuş bakışı gören Hıdırlık Tepesi’ne ekipçe çıktık. Elimizde hâlâ uzun yıllardır üretilmeye devam eden, gelenekselleşen Bağlar Gazozları ile şehr-i Safranbolu’yu izledik, durduk. Karşımızdaki Saat Kulesi’ne, şu an müze olarak kullanılan eski Kaymakamlık Binası’na ve UNESCO tarafından korunmaya alınan yüzlerce Safranbolu Evi’ne baktık, durduk. Arasta’yı, çarşı içindeki insanları ve karşımızda yalnız başına duran ağacı da hafızamıza kazıyıp tura devam ettik.