Diyarbakır direnişin diğer adıdır!

Diyarbakır direnişin diğer adıdır!

Sabah vardığımız Diyarbakır’da ilk durağımız Hasanpaşa Hanı’ydı. Kadri’nin Yeri’nde bir güzel kahvaltı ettikten sonra Keçi Burcu’ndan On Gözlü Köprü’ye bakıp alabildiğince büyük toprakları izleyip durduk. Muazzam güzellikteki Ulu Cami’den çıkmak istemedik. Mahya Kahve Evi’nde soluklanıp, Sıtkı Usta’da ağzımızı tatlandırdık. Bir gün gezme ile yetinilmesi zor olan Diyarbakır’ın az da olsa tadına bakmış olduk.

Yaklaşık 3,5 ay önce Zuhal Abla, Burcu ve ben Diyarbakır’daydık. Açlık Grevleri’nin bittiği günün ertesinde Urfa’dan bindiğimiz otobüsle birkaç saat sonra kente ulaşmış, ancak bir tam gün boyunca da gezme fırsatı bulmuştuk. Yazmak şimdiye kısmetmiş. Bir günde Diyarbakır’da neler yapılır, bu yazı işte bunu açıklıyor.

Kahvaltici Kadri

Urfa’dan bindiğimiz lüks otobüs ile üç saat süren bir yolculuk sonrasında, etrafı kazılmış, araçların hareket etmesine pek de imkân vermeyen bir yol kenarında bıraktı bizi otobüs. Otogarın hemen yanındaydık. Vakit kaybetmeden merkeze ulaşacağımız minibüslere bindik. Zira açtık ve güzel bir kahvaltı ile güne başlamak istiyorduk. İlk durağımız bu sebeple Hasanpaşa Hanı ve içerisindeki Kahvaltıcı Kadri’ydi. Biraz sıra bekledikten sonra hanın içini de görebileceğimiz güzel bir masaya geçip yirmi çeşide yakın kahvaltılığın bir anda masamıza yağmasını izledik. Sıcak çaylar, yumurta, peynir, zeytin ve bilumum kahvaltılık ile donatılan masamızda kendimize bir ziyafet çektik diyebiliriz. Eh, Diyarbakır’da sadece bir gün gezeceğimiz için öğle yemeğine ayıracak pek de vaktimiz yoktu. O sebeple de kahvaltımızı sağlam yapmak zorundaydık.

KEÇİ BURCU’NDAN DİCLE’YE BAKMAK

Kahvaltının ardından Hasanpaşa Hanı avlusunda bir müddet kaldık. Burası güzel bir han, derli toplu ve hareketli. Öyle bir his, öyle bir hareketlilik ki sanki kente uğrayan herkes bu hana bir defa girip çıkıyordu. İçerisinde birçok kahvaltıcı var ve Diyarbakır’a gelip de kahvaltı etmek isteyenlerin uğrak yeri burası.

On Gozlu Kopru

Han çıkışı Keçi Burnu’na doğru yöneldik. Yol kenarında manavların, köhne dükkânların, bazı kapalı kepenklerin, bol dumanlı sokak ciğercilerinin yanından salınarak Keçi Burnu’na ulaştık. Diyarbakır surlarla çevirili ve bu surlara bağlı Dağ Kapı, Harput Kapı, Mardin Kapı gibi birçok kapı var. Eskiden belli bir saatten sonra bu kapılar kapatılır, içeriden dışarıya, dışarıdan da içeriye giriş yapılmazmış. Ticaret bu surlar içinde döner, Diyarbakır’ın kalbi burada atarmış. Kapıların ve surlar üzerindeki burçların hepsini tek tek gezecek vaktimiz olmadığından biz 3 bin yıllık geçmişi olan Keçi Burcu’na tırmandık ve alabildiğine geniş toprakları izledik. Ve elbette On Gözlü Köprü’yü de biraz uzağında olsak da fotoğrafladık. Dicle sakin, Dicle sessiz ama yorgundu…

ANADOLU’NUN EN ESKİ CAMİSİ

Günün yarısını bitirmiştik. Keçi Burcu’ndan inip tarihi Ulu Cami’nin yolunu tuttuk. Anadolu’nun en eski camisi (Kaynak: Wikipedia) olan Ulu Cami’nin mimarisi, içi, avlusu muazzam! Bence Diyarbakır’da görülmesi zorunlu yerlerin ilk sırasına Ulu Cami’yi yazmak lazım. Avlusu çok geniş ve içerisinde bulunan zamanında medrese olarak kullanılan binalar bütününü de kapsıyor. Tahminen bin 500 senelik bir geçmişe sahip olduğu sanılan Ulu Cami, temizliği, diriliği, göz alıcı yapısı ile Diyarbakır’ın önemli sembollerinden…

Ulu Cami 1

Diyarbakır’a ulaşmadan bir gece evvel açlık grevlerinin son bulması sebebiyle kent sakindi. Halk cezaevleri önünden Eğitim ve Araştırma Hastanesi önüne akın etmişti. Az da olsa polis barikatları, panzerler yine köşe başlarındaydı.

Ulu Cami’den çıktıktan sonra Cahit Sıtkı Tarancı’nın evini ziyaret etmek istedik. Fakat restorasyon çalışması olduğu için bizleri önce içeri almak istemediler. Sonra da ısrarlarımıza dayamayıp en azından bahçeyi görmemize izin verdiler. Tabii ki yarım yamalak biz de bir şey anlamadık ama restore bittiğinde sanırım çok özel bir müze, anı evi olacak burası.

Ara sokaklarda dolaşmak çok keyifli. Top oynayan çocuklar, camlardan asılı yıkanmış giysiler, el arabasında ciğer veya lahmacun satanlar, marketlere direnen mahalle bakkallarının arasından geçerek Diyarbakır’ın sokaklarında bolca yürüdük. Bi’ sokağın tam sonunda, kocaman kapısı ardına dek açık olan, genişçe bir avlu içinde bir bina gördük. Duvarında Kürtçe yazıların olduğu, bahçesinde birkaç insanın oturduğu bu yeri merak edip girdik içeri. Girdiğimiz yer ‘Dicle Fırat Kültür Merkezi’ymiş. Arkadaşlar çok sıcak karşıladılar ve hemen birer çay ikram ettiler. Kültür merkezinde gerçekleştirdikleri atölyelerden, projelerden bahsettiler. Sonra da kentteki baskıdan, açlık grevlerinin neyse ki herhangi bir ölüm olayı yaşanmadan sona ermesi üzerine konuştuk. Merakımızı giderip duvarlarda yazan pankartların Türkçe karşılıklarını bize söylediler. Yeni tanıştığımız ama hemen kaynaştığımız arkadaşlarla vedalaştık ve havanın kararmasına yakın Ofis semtine doğru yürümeye başladık.

Mahya Kahve Evi 1

OFİS’TE BİR SICAK MEKÂN

Ofis’te Hasan Abi’ye uğramaya, o güzel kahvesinden içmeye, uzun uzun sohbet etmeye gelmiştik. Mahya Kahve Evi’nin kapısından içeri girdiğimizde, o güzel dekor, sıvasından arındırılmış duvarları, ahşap masaları, loş ışığı karşıladı bizi. Ve tabii ki uzun bembeyaz saçları ve tebessüm eden yüzü ile Hasan abi bir de… Hemen kahvelerimizi söyledik. Benim tercihim mekânın kendi adını taşıyan ‘Mahya Kahve’ydi. İçerisinde neler var, püf noktları sır gibi saklı. Enfes bir tadı var. Onlarca kahve çeşidinden damak tadımıza uygun o kadar çok kahve vardı ki, elimizde olsaydı da her daim burada olup o kahvelerin tadına bakabilseydik! Hasan Abi’nin fotoğrafçılık yaptığı dönemlerdeki anılarından günümüze, siyasi gelişmelerden kahve evinin bugünlere gelişine kadar neredeyse iki saat soluksuz sohbet ettik.

Hasanpaşa Hanı

Uçak saatimiz yaklaşıyordu ama benim uğramam gereken son bir adres vardı: Sıtkı Usta! Buraların en meşhur kadayıfçısında, hele de onca yolu tepip gelmişken kadayıf yemeden İstanbul’a dönemezdim. Güne kendi adıma çok anlamlı ve özel bir son nokta koyduğumu düşünüyorum. Kısaca kadayıfın tadı hâlâ damağımda…

Bir günde Diyarbakır gezilir mi? Elbette hayır. Ama imkânlar, İstanbul’da bizi bekleyen zorunluluklar sebebiyle sıkıştırılmış bir ‘Amed’ turu yapmak zorundaydık. Diyarbakır’ı gördüğüm, insanlarıyla sohbet edip ellerini sıktığım için bahtiyarım. Daha fazla vakit geçirmek, Dicle’ye bir de o uzaklardan ufacık gördüğümüz köprünün tepesinden bakmak için yine geleceğim. Bu yazının sonunda gökten üç elma düşmeyecek ama bazılarınızın kültür merkezinin duvarında asılı olan pankartlarda “ne yazıyordu” sorusuna yanıt olarak üç açıklama düşecek: “Özgür kültür, özgür toplum, özgür sanat.”, “Sessiz Kalma” ve “Kültür ve sanatımız, kültür kırımına karşı direniştedir!”

 Dicle Fırat Kultur Merkezi

ON GÖZLÜ KÖPRÜ

Diyarbakır’daki Keçi Burcu’ndan da görünen On Gözlü Köprü, Dicle Nehri’nin hemen üzerinde yer alır. Dicle Nehri Diyarbakırlılar için kutsal sayılır ve ‘Allah’a giden yol’ olduğuna inanılır. Bu inançtaki Diyarbakırlı kadın ve genç kızlar da her yıl Kurban Bayramı’nın olduğu akşam Dicle Köprüsü üzerinde toplanırlar. Daha önceden hazırladıkları yazılı dilekçelerini dualar okuyarak köprüden nehre atarlar. Böylece dileklerinin kabul olacağına inanırlar.